Mastika:)

Geçenlerde hiç birşey düşünmeyip, zamandaki o boşluktan faydalanabileceğim bir anda olduğumu farketmiştim, ta ki iki ayrı çocuğun rastgele çığlıkları bulunduğum yerden beni soğutana kadar. “Soğutan” yer dediğime bakmayın, otobüs burası; çok da matah bir mekan değil ama cam kenarındaysanız ve geçtiğiniz caddeler güzelse sıkıcı olmuyor.

(Otobüs iç mekan mıdır, dış mekan mı. Günün sorusu.)

Bağıran iki çocuk da bunu neşeli oldukları için yapmıyor, hatta bir tanesinin annesi aralıklarla çocuğa vuruyor. Anneye sorsanız susması için dokunuyordur ama bence daha da çok ağlaması için vuruyor.

İnmek üzereyken arkamdaki adam Hint aksanıyla telefonda (muhtemelen eşine) “How many chicken do you have?” diye soruyor. Tavuklar pişemeden Raja çarşıya gitmiş demek ki.

İniyorum. Etrafta her zamanki tipler beliriyor. Gerçi bu defa bir çeşitlilik var gibi. Hala saç jölesi satıldığını bilmiyordum mesela.

Tütü etekle işe giden görmüştüm, bunu geçelim.

Metroya yöneliyorum, bir tabela gözüme çarpıyor. Bir poster. Bu posterin çok genel hatlarıyla ana teması, “elinizde telefonla yürürken önünüze bakın”. Zira burada insanlar her an her yerde telefonlarından dizi izliyor, oyun oynuyor, birşeylere bakıyor ve bunları öylesine ciddi icra ediyor ki, bir bildikleri olduğunu düşünebilirsiniz başta. Sonrasında “vay be, işte teknolojinin ve toplumun harmanı” şeklinde bir bakış açısı geliştirebilir ve en sonunda benim ta başta geldiğim noktada hemfikir olursunuz: “uyuşmuş bunlar”.

İşte o poster de o yüzden.

Geçelim.

Suratlara bakıyorum; bir bıkkınlıktır, bir sıkılmışlıktır gidiyor. Hayatımda hiç bu kadar suratsız insanla bir arada yaşamamıştım. Arada bir yaşam belirtisi gösteren yüzler görünce benim de enerjim yerine geliyor. Sabah bir satıcı ya da görevli gülümseyip “günaydın” dediğinde güne güzel başlama ihtimalim artıyor, o derece.

Bir de tabi uzakta ve tek başınıza olduğunuzda insanlardan sıcakkanlı ve yapay olmayan tavırlar umuyorsunuz, halbuki yerleşik kültür asla değişmeyen birşey.

Bunu da geçelim.

Metrodaki amansız kalabalık arasında, acil durumlar için buzdolabında bulunan o atıştırmalık kadar keyif verici birşeyle karşılaşıyorum: boş koltuk. Nasıl olduysa kimse oturmamış. Gözüme iliştiği anda o tarafa doğru yöneliyorum. Birilerinin ayağına basarak, bazen de çarparak ve sürekli “pardon” diyerek hedefime ulaşıyorum. Ayaktakilerin sabit durduğu yerde tek heyecan yaşayan benim, ama olsun. Oturuyorum.

Önümde bir renk cümbüşü beliriyor. Mor, kırmızı, mavi.

Hayır kan şekerim düşmedi.

İnsanların tshirt’lerinin renkleri bunlar. Yeşil nerede diyordum, o da geldi. Yola devam.

Vücudum kalan son enerjimi de ipotek etmiş halde, yavaş yavaş ineceğim durağa yaklaşırken aklımda bir şarkı çalmaya başlıyor.

Some say that I come from Russia

Some think that I come from Africa

(gülüşmeler)

I come from the planet Paprika !

Ben bu şarkıyı Planet Mastika olarak değiştiyorum ve o şekilde söylemeye devam ediyorum kafamda.

Eee mastika bizim kültürümüze uyuyor!

O değil de, bu insanlara bir mastika içirip acılı meze yedirsek, atmazlar mı uyuşukluklarını şöyle oooh diye? Ne dersiniz?

Oo mastika, yüzünün haline bak, seninle kim göbek atacak, Hintliler dışında?

Metrodan iniyorum.

İlk başta bulamadığım “zamandaki boşluk” anını ancak toplu taşımadan uzaklaştığımda buluyorum.

Minik bir tebessümle eve doğru yürüyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: