Başlıksız.

“Sims-Mülasyon başlıklı yazımda sizi Sims oyunu ile gerçek hayatta kurduğum enteresan bağı anlatmak üzere bloguma toplamıştım. Utanarak söylüyorum ki o yazıyı Mart 2019’da yazmışım ve nihayet bir yıl sonra ikinci kısmına geçiyorum.

Eğer üşenmezseniz https://gvzblog.com/2019/03/07/sims-mulasyon/ linkine tıklayarak ilk kısmı okuyabilirsiniz. Üşeniyorsanız da bu oyunu yeterince bildiğinizi varsayıyorum ancak yine de ufak bir alıntıyla ana tema hakkında hemfikir olabiliriz:

“Yine de kısaca özetlemek gerekirse; bu oyunda bir şehir yaratabiliyor, karakterler oluşturabiliyor, Maison Française’ye taş çıkartacak evler dekore edebiliyor ve oluşturduğunuz karakterlerin (insan bunlar) yaşamlarını yöneterek simülasyonun program bilgisi olmadan gerçek anlamda “dibine vurabiliyorsunuz”. “Sims-mülasyon” başlıklı dev olmayan yazı dizisinin ikinci kısmından itibaren sizlere Sims 3 oyunundan fırlamış bir ülkeyi ve yaşamımı aktaracağım.

Oyunun mantığıyla ve benim oyunda yarattıklarımla tamamen bağdaşan malum ülkede, Singapur’da, son iki yıldır yaşıyordum. Artık Türkiye’deyim ve haliyle Sims hayatından da çıktığımı düşünüyorum. Türkiye’de hayatın akışı – her ne kadar kaoslarla ve çeşitli çılgınlıklarla dolu olsa da – daha doğal. Şöyle bir düşününce, birçoğumuzun alıştığı şey de bu aslında. Avrupa ülkelerinde mesela bu kaosu atınca bile yine elde doğal bir akış kalıyor. Her ikisinin de olmadığı ve aşırı düzenin insanı nasıl robotlaştırdığına muazzam bir kanıt olan ülke ise Singapur işte. Ben de orada bir Çeliknaz idim belki de?

Bu ülkede binalar, gökdelenler, sokaklar, evler ve parklar adeta Sims oyunundaki gibi belli bir alan içinde yer alıyor ve hepsi orada olmaları için yerleştirilmiş gibi. Örneğin siz bir parkı alıp başka bir yere koyarsanız ya da bir gökdeleni denizin kenarına yerleştirirseniz bütün düzeni bozarsınız; halbuki Singapur çarpık kentleşmeden nasibini almaması gereken, narincecik bir ülke. Her şeyden önce çok küçük bir şehir devleti. 5 milyon nüfuslu ve 721 kilometrekare yüz ölçümlü. Bu bilgiyi bir dipnot olarak alın, lazım olacak. Tabi bu durumda şehir planlamasının çok iyi yapılması gerekiyor ve gerçekten de öyle bir yapmışlar ki, her şey yerli yerli yerinde ve araziler çok iyi kullanılmış. Ortaya çıkan şey ise dezavantajı avantaja dönüştürürken sırf bu düzen alsın yürüsün diye insanları da buna uydurmak ve gerçek bir Sims şehri yaratmak olmuş.

Ben de şikayet mi ediyorum, övüyor muyum belli değil, biliyorum. Elin memleketi hakkında bu kadar yorum yapmayı kendime hak gördüm herhalde ama bu yazdıklarımı hasbelkader İngilizce’ye çevirip okusalar derler ki “sen gelme ulan ayı”.

Neyse kendi kendime verdiğim yetkiye dayanarak biraz daha açacağım bu kısımları. Yalnız bu noktadan itibaren doğrudan doğruya oyunla bağdaştırmak yerine günlük hayatın nasıl işlediğinden bahsedeceğim. Bunu da başlık başlık yapsam iyi olacak. Bu yazıda metrolar yer alsın diyorum. Toplumu gözlemek için birebir idi zira.

Bir haftaiçi güne başladınız diyelim, işe gitmek için bir metro yolculuğu yapacaksınız. Singapur’da her boşluktan bir istasyon çıkıyor ve bir şekilde illa ki yolunuz düşüyor. Eğer es kaza istasyona biraz uzak olan bir yerde oturuyorsanız, bunun öncesinde ufak bir otobüs veya shuttle yolculuğu yapıyorsunuz. Ben ikincisine tabi idim bir süre. Oturduğum sitenin shuttle’ına biniyordum ve asla ayakta yolcu alınmıyordu. Bir defasında ayakta kalan tek kişi bendim ve zaten beş dakikalık yol gidecektik, oturmadan yolculuk etsem herhalde ölmezdik. Fakat ben inmediğim için bana öyle bir baktılar ki sanki şoföre “sen in, ben kullanırım” demişim gibi bir duruma düşürüldüm (Ciddiyim bakın Singapur’da siz bir duruma düşmüyorsunuz, düşürülüyorsunuz). Bir kurala uymazsanız, ya da hayatın tekdüze akışı içerisinde küçük bir aykırılık yaparsanız, size ağızlarını açıp da tepki göstermezler ama şaşkınlık içinde bakmaları caydırmaya yetiyor zaten.

Her neyse, evden biraz erken çıkmaya başlayınca shuttle sorununu çözdüm. Metro ise başka bir dünya. İnanılmaz bir insan kalabalığı. Oturabildiyseniz ne ala ama genelde sabah saatlerinde ayakta gidiyorsunuz. Sürekli olarak kapı kapanmadan kendini içeri atmaya çalışan insanlar görüyorsunuz. Singapur’da bazı çevreler buna şaşırmış olacak ki, posteri bile var:

Mini bilgi; Singapurlu’lar dünyada en hızlı yürüyen insanlarmış. Yürüyüşün Usain Bolt’u seçilmişler. “Yürüme” kavramı mecaz olarak kullanılsa bu Türkiye olurdu, lol ;).

İstasyona zırt pırt metro gelmiyor da sanki yarım saatte bir geliyormuşçasına bir gerginlikle kolu bacağı kıstırmadan içeri fırlayan insanları izlerken siz de heyecanlanıyorsunuz. Siz dediğim burada ben ve belki iki üç kişi oluyoruz. Diğerleri kafalarını telefon ekranlarına gömüyor ve dünya umurlarında değil. Bundan başkalarına bahsettiğimde genelde “artık her yerde böyle” şeklinde bir tepki alıyorum ancak Singapur’da bu konuda ciddi bir seviye atlanmış. Belgelerle konuşmayı çok isterdim ancak ilgili posteri bir türlü bulamadım. Telefonuna bakarken önündekini görmeyip çarpan bir kişinin illüstrasyonuydu, hafif esprili şekilde “önüne bak:)” deniyordu kısacası. İstasyonlara bunlardan yerleştirmişlerdi.

Esasen durum ciddi. İnsanlar aynı anda iki işi yapamıyor. Bakın burada yine Sims’e dönebilirim. Çoğu insan hayatını bir komut almış gibi yaşıyor. Önce o iş bitecek, sonra diğeri. Bu örnekte gördüğünüz üzere hükumet artık insanları önlerine baksınlar diye uyarma gereği duymuş. Bu posterler daha sonralarda konuşlandırıldı ve benim bu konuda minik bir endişem oldu: Acaba insanlar kafalarını telefondan kaldırıp bari afişi görüyorlar mıydı? Bilemiyorum.

Sonradan farkettim ki metro istasyonları tam bir kamu spotu platformu idi. Posterler sürekli değişiyordu ve genelde didaktik bir yönleri vardı. Bir takım sevimli çizimlerle süslemeyi de ihmal etmedikleri bolca poster. Veya pano. Ne derseniz.

Geçtiğimiz yıl bu furyaya bir de “Kibarlık Hareketi” eklendi ki akıllara ziyan. Hükümet bu sefer de robotumsu toplumdan dertlenmiş olacak ki, insanlara kibar olmalarını salık vermişti. Burada ana tema, eşine dostuna komşuna gülümse ve kibar ol, paylaşımcı ol idi. Farklı posterler hazırlanmıştı ancak bir tanesi çok gözüme çarpmıştı: İki tane komşu yan yana duruyor, biri diğerine tencere veriyor ve kameraya bakarak gülümsüyorlar. Komşuda pişen bize de düşsün temasını işlemişler. Bunlar bize garip geliyor tabi… Ti’ye almamak mümkün değil.

Bu bahsettiklerimden aşağı yukarı ne söylemek istediğimi anladınız değil mi? Birileri size ne yapmanız gerektiğini hatırlatıyor sürekli. Bunu da komikli şakalı bir biçimde yapıyorlar ama biraz geç mi kalınmış ne?

Yakın zamanda ise koronavirüs rezaleti nedeniyle tabi metrolarda kalabalıklar azaldı hatta yok oldu ve Türkiye’ye dönüşüme az bir zaman kala bunu da gözlemleme fırsatım oldu. Sosyal mesafe kuralı nedeniyle artık yürüyen merdivenlerde iki kişi arasında bir yerine iki boşluk bırakılmaya başlandı. Buna uyum sağlamak benim için de zor oldu çünkü o düzene o kadar alışmışım ki, istifi hiç bozmadan yeni bir düzene geçiş kolay olmadı. Bu arada önüne bakmadan yürüyen insanlar azaldı çünkü mesafeyi korumak adına ilk bakmaları gereken şey önlerinde yürüyen diğer insanlardı. Öyle yapmazlarsa zaten hükumet bir ton ceza kesecekti. Telefon yerine gözlerini kullanmayı tercih etmeleri anlaşılır birşey bu durumda. Bir de yukarıda bahsettiğim grafik harikası didaktik eserler azaltılmıştı, onların yerine genelikle Singapur polis gücünü öven afişler yer alıyordu. Metro içerisinde ise bir koltuk boşluk bırakarak oturma uygulaması başladı.

Genel hatlarıyla ve kısmi detaylarla bu şekilde aktarabilirim sizlere istasyonları. Konudan bir tık bağımsız olarak, yazıyı sonlandırmama da yarayacak bir metro anımı anlatmak istiyorum izninizle. İnsanlardaki garip tepkisizlikten bahsederken ne demek istediğimi bu şekilde daha iyi anlatmış olacağım.

Bir sabah işe giderken boş bir koltuk bulduğuma sevinip bir güzel oturdum. Diğer duraklardan binen insanlarla beraber metro acayip kalabalıklaştı ve ayakta iki sıra şeklinde insan istifi oluştu. Çok geçmeden metroya bir müzik yayıldı (Yanık yanık bir şarkının Çin versiyonu). Sesi çok yüksekti herkes tarafından duyuluyordu. Ayakta duran bir iki insan hafifçe sağa sola baktı yalnızca. İnsanlar tepki göstermeyi pek bilmediklerinden biz bir süre o şekilde yolumuza devam ettik; ki itiraf edeyim ben de metronun kendi müzik yayını sandım bunu çünkü o derece olağan karşılandı bir müddet. Zaman geçtikçe de rahatsız edici olmaya başladı. Keyifli bir müzikten ziyade bildiğimiz kuru gürültüydü yani. Sonrasında bir gariplik olduğunu anladım ve birinin kulaklığını tam olarak takamadığından kaynaklı bir durum olduğunu düşündüm. Kalabalıkta ayağa kalktım, sesin geldiği kısıma doğru yöneldim. Tabiri caizse “davrandım” ve o esnada yerimi de kaptırmış bulundum. Sonra bir baktım ki köşede yaşlı bir amcadan geliyor bu ses. Hakikaten de düşündüğüm gibiydi, farkında değildi. Bakın bu kısımlardaki anormallik şu: İnsanlar rahatsız oluyor ama kimse asla bir şey söylemiyor ve her şey yolundaymış gibi bir hava var. Sonra ben o kalabalıkta çok lazımmış gibi ayağa kalkıp olayın kaynağını buluyorum, yerimin kapılmasını dert etmiyorum ve bir de üstüne amcaya nazikçe durumu söylüyorum. Bunlar dünyanın en normal şeyi olabilecekken Singapur’da durduk yerde kahraman ilan edildim, düşünebiliyor musunuz? Evet, kahraman. Çünkü bu naklen müzik yayını sorunsalı çözüldüğünde ilk düşüncem “acaba bir tek ben mi dert ettim ki bunu” olmuştu, ta ki iki durak sonra bir kadın omzuma dokunup büyük bir minnettarlıkla teşekkür edene kadar…

Tamam, çok minnet duydun, neden iki durak gitmeyi bekliyorsun teşekkür etmek için. Sıcağı sıcağına “thanks” de, bitsin. Hadi teşekkür ettin (bkz kibarlık hareketi), o abartılı ifade ne için? Ya da bu kadar rahatsız olduysan hazır ayaktayken sen söyleseydin amcaya, bana ne gerek vardı?

İlginç.

Singapur’daki başka mekanları ve mecraları da (ya da gariplikleri) bloguma serpiştireceğim yeri geldikçe. İyi oluyor bana da, taze kalıyor enteresan anılarım.

Bu yazıya uygun başlık bulamadığım için bununla idare edelim mi? Tek kelimelik başlık kuralı koydum kendime, o nedenle seçenekler kısıtlı. “Metro” diye isimlendirmek de istemedim, çok sıkıcı. Sizde daha iyi bir fikir varsa bekliyorum, onu kullanacağım.

İyi oturmalar, evlerinizde.

(“İyi, napayım, oturuyorum” hiç bu kadar anlamlı olmamıştı).

Başlıksız.’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s